Çaresiz öğleden sonra düştük yollara, inek aramaya. Annemin yorgun bedeni, kavurucu sıcak; endişe ile deniz kenarı, dağ, bayır dolanıyoruz. On kilometreden fazla dolaştık, olabilecekleri her ine baktık. Bir başka köyün ormanında bulduk bizim asi kızı. Gel gör ki ne yaptıysak boşa çıktı, yalvar yakarlarımıza aldırmayıp arkadaşlarıyla özgür doğada dolaşmayı bize tercih etti. Annem de onu görüp hasret gidermenin mutluluğuyla biraz rahatladı.
Eve dönerken kuzenime rastladık. “Nereden böyle” dedi. “İnek aramadan” dedim. Nereleri dolaştığımızı tahmin edip, bir fesuphanallah çekti. Be kadın biraz önce seni doktora zor götürdük, şimdi nasıl böyle dolaşıyorsun diye ona, senin aklın yok mu diye de bana kızdı.
Doğal olarak bu kadar dolaşmadan sonra hali kalmayan annem eve girer girmez yatağa girdi. Ben de bir doktor arkadaşımı arayıp durumu anlattım. Bu durumda tam teşekküllü bir hastanenin öncelikle dahiliye servisine göstermemde ısrar etti. Kafam iyice karıştı. Biri nöroloji biri dahiliye diyor.
Annem yirmibeş yıllık devlet emekçiliğinden sonra Emekli Sandığına bağlı sağlık güvencesine sahip. Lakin hastanelerimizin durumu ve bizim devlet hastanelerine karşı korkularımız malum. Özel hastaneler ateş pahası. Son günlerdeki haberler Emekli Sandığı hastalarının özel hastanelerden de yararlanabileceği yönündeydi. Bunu dikkate alarak Pazartesi sabahı İstanbul’da özel bir hastanenin dahiliye servisine götürdüm. Duyumların aksine anlaşmalı hastanelerin Emekli Sandığı ve SSK hastalarına sadece % 25'lik indirimi varmış. Gerekli tetkikler yapıldı. Hastalığı tespit edildi meniermiş, orta kulak problemi. Birkaç gün bende kalıp dinlenmesini, hem de hastalığın seyrini kontrol etmek istiyordum. İneklerinden ayrı kalmaya sadece dört gün dayanabildi. Onu evine götürüp kente döndüm.
Evime dönüyorum, Taksim bilboardlarında bir afiş “Dikkat inek çıkabilir!”. Hay Allah bu uyarının bizim köyün giriş ve çıkışında olması gerekmiyor muydu? Niye olsun ki, koca köyde sadece bizim ineğimiz var. İki inek için afişe ne gerek. Hoş diyelim ki bu afişi gerekli yerlere koyduk. Kulağı arabasından desibel üstü yayılan müzik gibi şeyde olan sürücü bu afişe mi dikkat edecek? Sesin yüksekliğiyle sürüş hızı aynı oranda yol alıp gidecek ya da duramayıp genellikle olduğu gibi inek leşlerine neden olmayı sürdürecek. Eğer jandarma olayı tespit etmişse suçlu inek sahibi olacak, muhtemelen arabaya verdiği hasar yüzünden cezalandırılacak. Herhangi bir çocuğun, yaşlının, insanın ölmediğine şükredilecek.
Duydum ki gün gelmiş çatmış, inekler kente inmiş. Haberlerde şurada denmiyor, sadece bulundukları güzergah belirtiliyor. Ben de kaptım fotograf makinemi çıktım inek aramaya.

Taksim’den Elmadağ’a doğru yürüdüm. Radyoevi karşısında buldum birini. Açmış kulaklarını dinliyor haber bültenini. Muhtemelen müzikten anlamaz, ne de olsa hayvan. Peki haberden anlar mı? Bilmem, boş ver. Hayvan işte!

Vali Konağı caddesine girdim, Askeri müze yanında bir tane daha. Parktaki Atatürk heykeliyle kareye aldım. Abdi İpekçi Caddesi başında yoğunlaşmaya başladı rengarenk, süslü püslü, cicili bicili inekler…

Halkımız ineklerle oldukça ilgili. Genellikle inceliyorlar, yetmiyor fotografını çekiyorlar, o da yetmiyor birlikte fotograf çektiriyorlar. Anneler sanırsınız İspanyol, çocuklarını ineklerin üstüne bindirmeye çalışıyorlar. Gerçi İspanyollar boğalara binerler ya, İspanyol olmadıkları için olacak o kadar. Şükür ki okumaları var. Dokunmayın uyarısını dikkate alıyorlar, genellikle dokunmayıp sadece çocuklarını bindiriyorlar. Çocuklarsa ineklerin üstüne çıkmaya direnip memeleriyle ilgileniyor. Ne diyebilirim, saf akıl...

Teşvikiye caddesine girdim, bir tane daha. Sıkışık bir yerde kalmış, ilgi sadece bakıp geçmekten ibaret. Maçka caddesinin başlangıcında çoğaldılar. Adamın biri geldi ineğin kulağına “möö!” dedi. Az kalsın “höst” diyordum. Köylüyüm ya dilim alışmış. Hay dilimi eşekarısı soksun.

Bilmem ne binasının devasa külçesi altında bir diğeri. Bu günümüz ineği. Takmış takıştırmış, süslenmiş püslenmiş Orhan Veli’nin dediği gibi uzanıp yatıvermemiş, ama sere serpe entarisi sıyrılmış hafiften, kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor; oturmuş bilgisayar başına, çetleşiyor. Erkekler oldukça ilgili. Kadınların da onlardan kalırı yok ya nedense takmışlar çantasına. Fotografını çektiğimi gören bana soruyor “bu çanta sizin mi?”. “Kardeşim bir bana bir de çantaya baksanıza. Üstümde yürüyüş giysileri. Ben ne anlarım böyle afili çantadan, sizde hiç mi yorum yeteneği yok?” diyesim geliyor ya, neyse.

Maçka Caddesi boyunca yürüdüm, solumda güzelim Maçka Meslek Lisesi. İnekler bitti mi ne? Bilmem ne palasın önünde iki bey sohbet ediyor. Biri muhtemelen bu palasın kapıcısı. Hesapsız kitapsız “buralarda inek var mı?” diye sordum, annemle köylülere sorduğumuz gibi. Köylülerin şaşkınlığı benzeri, onlar da soru işareti gibi baktılar yüzüme. Yaşlıca olan belli ki köyünden geldiğinden beri görmemiş ineği. Bizim köylüler bile unuttu, o mu unutmasın? Genç olanı “yok abla, hepsi aşağıdaki parkın içinde” dedi. Uyanık ya. “Ben onları değil gerçek olanı arıyorum, yani heykelleri.”

İşim inek aramak, yoksa durup dururken ne arayacağım buralarda. Baktım inekler bitti, aynı yoldan geri döndüm. Gün akşama dönmekte, ışık iyice azaldı. Zaten zavallı inekler de hep yalnız, bir tane bile öküz yok, pardon boğa. Bu sanatçılar da pek garip yahu, kendi yalnızlıklarını bu hayvancıklara da yapıştırmışlar. Hayvancağızların gözleri bile yalnız yalnız bakıyor. Vallahi ben yalnızı gözünden tanırım, afedersiniz ineği diyecektim.
Siz bilir misiniz? İnek alan üreticiler, onu bileğinden seçerler, atı dişinden seçmek gibi. Eğer bilekler ince ise o inek bol süt verir, yoksa etinden, derisinden ve bokundan başka bir işe yaramaz. Eti, gönü, gübreyi önemsemediğimi sanmayın, ikisi de çok önemlidir. Et konusunu kendimden biliyorum, yemezse benim gibi ot kafa olur insan. Derisi olmasa, ayakkabı, giysi işi nasıl çözülecek? Bakın gübresi çok önemlidir, o olmazsa yapay gübre kullanılan ürünlerin durumu ortada.
Neyse efendim ben bunları düşünerek eve dönüyorum. Yirmibeş yaşlarında biri yolumu kesti. Oldukça düzgün biri. Elinde bir kağıt var. Adres soracak sandım. Bir şey sorabilir miyim ile başladı, Türk müsünüz? İngilizce biliyor musunuz? Hepsine yanıtım, he oluyor. Ben Lübnanlı doktorum, kredi kartımdan para çekemedim. Çok zor durumdayım, telefonunuzu kullanabilir miyim? Fesuphanallah! İnek peşinde dolaşa dolaşa, inik gibi mi görünüyorum? Yahu o kadar ciddi anlatıyor ki, bir uyanıklık(!) yapıp, telefonum uluslararası görüşmelere kapalı olduğunu söyleyip, çantamdaki telefon kartımı çıkarıp verdim. Bu kez Kadıköy nerede? Oraya gideceğim param yok, kaç para tutar dedi. Çık çık çık!… İki lirayı avucuna saydım. Muhtemelen ineği kafaladım diyerek gitti.
The Marmara otelinin önünde de bir inek varmış, ona yetişeyim istiyorum, saatten de haberim yok. Radyoevini geçince tezgah açmış bir yabancıya rastladım. Saat de satıyor. Beş liraymış, aldım. Nerelisin dedim? Tayvanlı dedi. Aferin kardeş dedim, benim kardeşim işsizlikten evde yatıyor da aklına gelmiyor evin önünde domates satmak.

Bir yerlerde de inekler kente indi diyordu bu açık hava sergisi için. Serginin adı “Cowparade İstanbul 2007”. Marmara otelinin The Marmara, kebapçının Kebaphci, kiralık dükkanın shop for rent, satılıkın Sale olarak yazıldığı, dükkan isimlerinin onda dokuzunun bilmem nece ismi olduğu, yabancı banka şubelerinin istila ettiği bu kent İstanbul mu? Neyse ki bu güzel ineklerle kadraja giren bir Atatürk heykeli, bir de Arap-Türk bankası yazısı var. Eğer bu kareler bir yancının gözüne değerse anlayacaklar bu kentin Türkiye’de olduğunu. Gerçi Atatürk heykeli Küba’da da var ya, Arap-Türk bankası Arabistan’da olacak değil ya!

Neyse kardeşler size diyeceğim o ki en verimli inek (Kibele) The Marmara otelinin önüne konuşlanmış. Bana “Aptal! Onlar kar hırsı ile nasıl Marmara olan adlarını büyük puntolarla The Marmara olarak yazdırıyorlarsa, sıradan bir ineği de kapılarına bağlamazlar” dediğinizi duyar gibiyim. Eyvallah efendim.

Her neyse, biraz sonra Taksim meydanında Mevlevi gösterisi başlayacak, fotograf çekmek istiyorum. Ben kaçtım. Bana inekli, size bol et ve sütlü günler dilerim efendim...